18 Ağustos 1978

İstanbul “AKINCI HAREKET, KATİLLERİ DÖKTÜKLERİ KANDA BOĞMAYA KARARLIDIR” Camiden çıkanların silahla taranması ve Akıncı Salih Kara’nın öldürülmesi büyük nefret yarattı. Uzun bir zamandan beri Sanayi Mahallesi’nde Müslümanlara karşı planlı bir şekilde çeşitli sol kuruluşlarca yürütülen baskı önceki gün kanlı bir şekilde, Akıncı bir gencin ölümüne neden oldu. Cuma namazını eda ettikten sonra camiden çıkan halk, aniden yoğun bir ateş altında kalmış, bu esnada, özellikle hedef seçilen Salih Kara isimli genç, 8 yerinden vurularak öldürülmüştür. Ateş altında kalan vatandaşların bir kısmı da, çeşitli yerlerinden yaralanmışlardır.  İstanbul Akıncılar Teşkilatı Olaya Büyük Tepki Gösterdi Akıncılar İl Başkanı Mehmet Güney, dün Salih Kara’nın öldürülmesi üzerine yaptığı basın toplantısında, olayı nefretle kınadıklarını belirtmiş ve “Akıncı Hareket, katilleri döktükleri kanda boğmaya kararlıdır.” demiştir. Bildiri de daha sonra şöyle denilmiştir: “Uzun zamandan beri Müslümanlara karşı saldırıların devam ettiği Sanayi Mahallesi’nde, 18.8.1978 Cuma günü camiden çıkan halk, otomatik silahlarla taranmış ve “Salih Kara” isimli üyemiz, 8 yerinden vurularak şehid edilmiştir. Başbakan ve içişleri Bakanı, her ne kadar anarşiyi önleyeceklerini söylerse söylesinler; bu gün anarşi, teröre dönüşmüş, halkımızın ibadet özgürlüğü bile kalmamıştır. Rejimin yetiştirmesi ve hükümetin beslemesi, ne yaptığını bilmez katillere karşı, hiç bir tedbir alınmamaktadır. Bu şartlar altında can güvenliğimizi, kendimiz sağlamak zorunda kalacağız. Halkçı geçindikleri halde, halka körü körüne saldıran Komünist köpekleri ve onların suçlarını örtbas eden iktidarı, halkımız huzurunda lânetliyoruz. Bu olay, halkçı geçinen halk düşmanlarının, gerçek yüzünü ortaya koymuştur. Yapılan bu iğrenç saldırılar, cevapsız kalmayacaktır. Şahlanan Akıncı Hareket, katilleri döktükleri kanda boğmaya kararlıdır. Hatırlatırız ki, bu topraklara “Benimdir” diye basabilme hakkı, ancak Müslümanlara aittir. İthal malı beyin psikolojisiyle hareket edenlerin; boş camiye değil, cemaate saldırısı, buralardan bir gün çekip gideceklerinin işaretidir. Müslüman, alnını secdeye koyabildiği toprağı olduğu müddetçe vardır. Dünya var olduğu müddetçe, inananlar var olacaktır, inançlarını alınlarında şerefle parıldatarak… Selam olsun, o inancına sahip çıkanlara ve uğrunda ölebilenlere….”

34

Akıncı Salih Kara, “Tekbir” Sesleri İle Uğurlandı Önceki gün, Levent Sanayi Mahallesi’nde vurulan, Akıncı Salih Kara’nın cenazesi kaldırıldı. Cuma namazını kıldıktan sonra, evine giderken; marksistler tarafından, cadde ortasında vurulan Salih Kara’nın cenazesi, önceki gün Çeliktepe Merkez Camii’nde kılınan cenaze namazından sonra, çok sayıda Akıncı gencin elleri üzerinde, tekbir sesleri ile vurulduğu yere kadar taşındı. Salih Kara’nın vurulması olayından sonra Akıncılar Derneği, bir bildiri yayınlayarak, katillerden mutlaka hesap sorulacağını belirtmiştir. Bildiride “Türkiyedeki bütün oynanan oyunların, Müslümanlara karşı oynandığı ve Salih Kara’nın Müslüman olduğu için vurulduğu, ifade edilmiştir. Salih Kara’nın intikamının, kızıl katillerden alınacağı da, bildiride yer almaktadır. Salih Kara’yı Metin Yüksel Uğurlamıştı  En Yakın Arkadaşlarından Birisi Olan İlhan Boz’un Kaleminden Salih Kara: Esmer bir yiğitti ki Salih, siyah saçları, kapkara gözleri, atletik bedeniyle insana güven veriyordu. Salih’in yanında huzur buluyordu insan. Sivas yaylalarının tazeliğinde ve duruluğunda bir bakış, tertemiz bir kalbi vardı.

 

31

En yakın arkadaşlarından birisi olan İlhan Boz’un kaleminden: Salih Kara:
Esmer bir yiğitti ki Salih, siyah saçları, kapkara gözleri, atletik bedeniyle insana güven veriyordu. Salih’in yanında huzur buluyordu insan.
Sivas yaylalarının tazeliğinde ve duruluğunda bir bakış, tertemiz bir kalbi vardı.
O’nu şehadet şerbetini yudumlayan, bir başka arkadaşım vasıtasıyla tanımıştım. Salih’le beni, aziz Şehidimiz Gürsel KABADAYI tanıştırmıştı. Ne güzel gençlerdi onlar. Sütten ak ve kardan beyaz, mübarek yüzleri, aydan arı ve güneşten yakıcı samimiyetleri vardı onların. Kirlenen dünyanın pisliklerine bulaşmadan, maddi çıkar hesaplan yapmayan, siyasetin yozlaşmadığı bir zaman kesitinde, Fisebilillâh cihad ettiler. Ve sürekli arzuladıkları şehadet şerbetini doya doya, yudum yudum içtiler.
Filistin’e gidecektik. Hayallerimizi süslüyordu Filistin… Rüyalarımıza giriyordu şanlı direniş. Her mücahid müslüman gencin, yüreğinde kanayan bir yaraydı Filistin… Her müslüman gencin özlemini duyduğu Filistin cihadına gitme hazırlıkları yapıyorduk.
Salih, Sarıyer’de, şimdi ismini hatırlayamadığım bir fabrikada çalışıyordu. Önce oradan ayrılması ve bir miktar tazminat alması gerekiyordu. Ve ayrıldı da. Sıcak bir yaz günü, O da şimdi rahmetli olan ve benim ilk Kuran-ı Kerim hocalığımı yapmış olan Bayburt’lu Kenan Hafız’ın taksisi ile fabrikaya gittik. Biz dışarıda bekledik. Salih içerde işlerini bitirip geldi. Gözlerinde mahzun bir pırıltı vardı. İşte yol paramız hazırdı. Artık hayal ülke Filistin, çok yakınlardaydı. Elimizi uzatsak tutabilecektik artık Filistin’i, Bekle bizi sevgili Filistin… Evlatların geliyor…
Hazırlıklar yapmaya başladık. Nasıl gidecektik? Nerden gidecektik? Kimin yanına gidecektik? Hiç bir şey bilmiyorduk. Bilmiyorduk ama , kafamıza koymuştuk, gidecektik işte..
Salih, memleketi Sivas’a gitti ve döneceği günü biliyordum. 17 Ağustos 1978 tarihinde İstanbul’da olacaktı. Olmuş da kardeşim…

32

18 Ağustos 1978 sıcak bir gün olacaktı. Geceden belliydi. Sahura kalkmıştı kâinat, 17 Ağustos’u 18 Ağustos 1978 ‘e bağlayan gece. Ramazan’dı, mübarek bir Ramazan.. Ne güzel bir aydır O…
18 Ağustos 1978 bir Cuma günüydü. Sabahleyin hava, pırıl pırıl gökyüzü masmaviydi. Oturduğum evin terasından Sanayi Mahallesi güzel görünüyordu. Evimiz mezarlığın karşısında, Çeliktepe’deydi. Akıncılar Derneği Sanayi Mahallesi’ndeydi. Her gün oradaydık. Sayımız belki azdı. Fakat; samimiyetimizin ölçüsü yoktu. Nicelik yoktu belki, fakat nitelikli insanlar çoğunluktaydı.
Abdestimi alıp, Sanayi Mahallesi’ne gidecektim. Teravih namazına az bir süre vardı. Evden çıkarken anneme “Anne ben Sanayi Mahallesi’ne gidiyorum. Salih akşam gelecekti. Geldi mi, gelmedi mi bilmiyorum, buraya gelirse; Sanayi Mahallesi’ne gelsin.” dedim.
Teravih namazından çıktık, arkadaşlarla birlikte, caminin alt katındaki çay ocağında oturuyorduk ki, Salih geldi. Hasretle kucaklaştık. Çaylarımızı içtik. Bir müddet sohbet ettikten sonra, çay ocağından çıktık.
Öylesine yürüyorduk Salih’le. Bir yandan da Filistin hayallerimiz üzerine konuşuyorduk, Derken bir bölgeye geldik ki, yollar yapılıyordu ve orada geceleri duvarlara yazı yazarken gördüğüm Sivaslı bir gence rastladık. Salih’le selamlaştılar. Belki birbirlerini tanıyorlardı. Ancak Salih O’nun azılı bir komünist olduğunu bilmiyordu. Durumu anlattım Salih’e. Konuştuğu genci, bir kaç kez, geceleri duvarlara sol sloganlar yazarken gördüğümü söyledim. (O zamanlar geceleri pek uyumazdık). Salih döndü ve O’nunla tekrar konuşmaya başladı. Konuşma uzadı, münakaşaya dönüştü. İtişip kakıştılar ve kaçıp gitti, Salih’in konuştuğu genç.
Yürümeye devam ettik Salih’le. Recep kardeşimizin dükkânına gitti. (Recep de daha sonra boğularak şehadet mertebesine erişti ). Recep’le Salih hasretle kucaklaşıp, öpüştüler. Oturup çaylarımızı yudumlarken Salih, belinden bir tabanca çıkardı. Sivas’tan getirmişti. Recep’e dönerek “Recep, tabanca var, mermi yok” dedi. Recep “Mermi mi istiyorsun?” diyerek, çekmeceden bir paket mermi çıkartıp, Salih’e uzattı. Salih büyük bir sevinçle, mermileri şarjöre yerleştirirken, gülümsüyordu. Silahı ve mermileri ne de çok seviyordu Salih… Gözlerinin içi parlıyordu. Derken dükkâna gelenler oldu. Salih şarjörü cebine tabancayı da beline boş olarak koydu. Mermileri de bana uzattı. Vedalaşıp çıktık.
Salih, şehadete emin adımlarla ilerliyordu. Oruçlu bedeni ve parlayan yüzüyle, insanlığın ulaşabileceği en yüksek mertebeye adım adını yürüyordu. Ve yolda, yanımıza bir arkadaş daha katıldı. Yürüyorduk ve yürüyorduk…
Derken küçük bir çocuk, telaşla “İlhan Abi! Dikkatli olun! Komünistler sizi arıyor” demesiyle, karşımızda birden üç kişi ellerinde silahlarıyla, üzerimize mi, havaya mı, yere mi anlayamadım, bir kaç el ateş ettiler. Arkasından “Durun ulan! O… çocukları” diyerek, silahlan üzerimize doğrulttular. Biri bana geldi. İkisi Salih’ime gittiler. Bana gelen “Ellerini kaldır! Başının üzerine koy! ve ağzını aç” dedi. Bir an şaşkınlık… İnsan ne yapacağını bilemiyor. Denileni yaptık. Yaşımız on sekiz, tecrübemiz yok. İlk defa böyle bir olayla karşılaşıyoruz.  Silahı ağzıma sokan, melun suratlı, bir yandan bir şeyler soruyor, bir yandan da alttan tekme atıyordu. Bu arada Salih az ilerde sağda,

33

diğer ikisiyle kavgaya tutuştu. Birbirlerine vuruyorlar. Ve işte o an… Salih de belindeki boş silahı çıkarıyor. Dolu olsa silah, belki Salih onları vuracak. Ama olan oluyor. Salih’im ateş edemiyor. Ama kalleşler ateşe başlıyor. Benim yanımdaki de tabancanın kabzasıyla, kafama şiddetli bir darbe indiriyor. Gözlerim kararıyor, başımdan kan oluk gibi akıyor. Sendeliyorum, bir an düşüyorum gibi geldi bana. Sonra ikisi kaçıyor, üçüncü yani beni bırakan da, geçerken yerde yatan Salih’e bir kaç el daha ateş ediyor. Ve kahpeler gözden kayboluyorlar…
Kendimi zor belâ toparlayıp, Salih’imin yanına gidiyorum. Salih yaşıyor, henüz şehadet şerbetini içmemiş, bunu anlıyorum gözlerinden. Bakışıyoruz… Gözlerim simsiyah gözlerine değince“Arkadaşlara söyle ‘Haklarını helâl etsinler’ “ diyor. Ve Kelime-i Şehadet getirirken, kafası sağ elimde dizimin üstünde kalıyor. Başımın kanı, Salih’in kanına karışıyor. Salih uçup gidiyor… Şimşekten hızlı atlarla ve beni yalnız bırakıyor