26 Aralık 1977

“Bir Müslüman dertsizmiş gibi gezemez, dolaşamaz, yaşayamaz. Müslüman ne zaman ki kendi düzeninde yaşar o zaman rahat olarak uyuma zamanı gelmiştir.Bu bozuk düzenin kahredici illetleri dururken Müslümanın gülmeye vakti asla olamaz. Müslüman çilelidir, Müslüman çilekardır, dertlidir o. Çünkü yuvasını uğursuz baykuşlar sarmıştır.
Yılanlar içerisinde rahat olarak uyunur mu? Doğanların diyarında güvercin serbest dolaşabilir mi ? Müslüman kafese konmuş, Müslümanlık göklere kaldırılmış.Kafesteki Müslüman o dar yerden kurtulup davasını ve nizamını hayata hakim kılmak, yeryüzünde Allah’ın halifesi olduğunu ilan edinceye kadar mücadelesini sürdürecektir.Gerekli mücadeleyi elinin yettiği yerde eliyle, dilinin yettiği yerde diliyle,ona da imkan bulamadığı zaman kalbiyle yapar.Bunun kolay olmadığını bilir. Fakat bunun için de bütün fedakarlığı göze almaktan kaçınmaz. Bugüne kadar zaten hep böyle olmuştur. Zaten cephede hezimete uğrayan düşman, kaleyi içten fethetmenin yollarına başvurmuş, türlü hileli oyunlarla oyununu oynayarak hedefine ulaşmıştır. Artık Müslümanın bu oyunlara gelmeye zamanı kalmamıştır. Uyanması için kendisine bu güne kadar yapılanlar fazla bile gelmiştir. Vakit kaybetmeye asla tahammül edemez. Hedefine ulaşmazsa gözüne rahat uyku girmez.”
Erdoğan Tuna

20

Erdoğan Tuna 26 Aralık 1977 Edirne 1956 Yılında Gümüşhane’nin Şiran Kazası Telme Köyü’nde dünyaya gelen Erdoğan Tuna, 1978’li yıllarda “Bu bozuk düzenin kahredici illetleri dururken, müslümanın gülmeğe vakti asla olamaz.” diyerek ifadelendirdiği; bozuk düzenle olan mücadele azmini, daha küçük yıllarda yakalamıştı. Gümüşhane Selam Temsilciliği’nden arkadaşlarımızın yaptığı görüşmede; Şehidimizin Muhterem Babası Hasan Tuna; şehid oğlunun daha ilkokul yıllarında bile, ibadetlerini aksatmadığını, günlük işlerde çok gayretli ve becerikli olduğunu ifade ediyordu. Şehidimiz kendi isteği doğrultusunda Gümüşhane İmam Hatip Okulu’na kaydolur. Orta kısım 1. sınıftayken, girdiği bölge yatılı imtihanını başarıyla kazanarak, Trabzon İmam Hatip Okulu’na geçer. Muhterem babası zaman zaman Trabzon’a oğlunu ziyarete gider. Bu ziyaretlerinde dikkatini çeken şey; oğlunun sürekli olarak ve çok okumasıdır. Çocukluk yıllarındaki arkadaşı ve şu anda da köylerinin İmam Hatip’liğini yapan Zarif Hoca, şehidimiz Erdoğan Tuna hakkında “Erdoğan çocukluk yıllarında çok gayretli, cesaretli, ibadetlerini hiç aksatmayan, tatil dönemlerinde köyüne geldiğinde tebliğ faaliyetlerinde bulunan ve çok kitap okuyan bir genç” olduğunu, buruk bir hatıra olarak anlatıyordu. Erdoğan Tuna’nın doğup büyüdüğü evini ziyaret eden arkadaşlarımıza, babası Erdoğan’ına olan sevgisinden odasını, eşyalarının yerlerini ve kütüphanesini dahi değiştirmediğini söylüyor. Kütüphanesinde o yıllardaki yayınlanmış olan, tercüme ve telif, İslamcı Gençliğin okuması gereken tüm kitapların bulunması gözlerinden kaçmaz. Trabzon İmam-Hatip Lise’sini bitiren Erdoğan Tekirdağ’ da İmam Hatipliğe başlayarak düşüncelerini hayata aktarma ameliyesinden asla geri durmaz. Bir akrabası; imamlık yaptığı dönemlerde kendisine yazdığı mektuplarda sürekli olarak “Söylemlerden çok, canını ortaya koymak gerekliliğini; Allah yolunda canların feda edilerek, toprağa dökülen kanlarımızla bu dava yükselecek” diye yazdığını ağlayarak anlatıyordu. İmam-Hatiplik yaparken girdiği üniversite sınavında, Edirne’de bir fakülteyi kazanır. İmamlık tayinini de Edirne’ye yaptırarak, bir taraftan imamlık yapar, diğer taraftan da fakülteye devam eder. Erdoğan mizacı gereği fakültede de İslami faaliyetlerden geri durmaz. Kısa zamanda çalışmaları meyvalarını vermeye başlar. Rejimin yandaşı olan, o dönemin kavmiyetçileri, Erdoğan Tuna’nın bu İslamcı çalışmasından rahatsızlık duyarlar. Erdoğan’ı susturmak için önce tehditler savururlar. Erdoğan bu tür kuru tehditlere aldırış etmeden, doğru bildiği yolda çalışmaktan geri durmaz. Kavmiyetçiler Erdoğan Tuna’nın İslamcı kişiliğinden artık iyice bîzar olmuşlardır. Erdoğan’a yaptıkları her türlü tehdidin, bir faydası olmadığını anlayınca; O’nun fani vucudunu ortadan kaldırmaya karar verirler. 26 Aralık 1977 günü, Elli Altmış kişilik bir grup

10334243_10203052223000427_3828742562002726821_n

ile, Erdoğan’ın yalnızlığını da fırsat bilerek, grup halinde saldırırlar. Erdoğan ne kadar dirense ve boğuşsa da, karşısındakiler kahpeliklerini icra ederek, Erdoğan’ı on dört yerinden bıçaklarlar. Hastahaneye kaldırılan Erdoğan, çevre illerden ve kazalardan kan aranmasına rağmen, kan zamanında bulunamaz ve kan kaybından hastahanede şehid olur. Erdoğan Tuna’nın yaralanma haberi; bize, İstanbul Tepebaşı Gazinosu’nda bir program esnasında ulaştı. Fatih Akıncıları olarak, katıldığımız toplantıda hoparlörlerden “Edirne’de ırkçılar tarafından bıçakla yaralanan bir kardeşimiz için, A gurubu Rh Pozitif kana ihtiyaç var. Kan gurubu tutan arkadaşlarımız, lütfen isimlerini kuliste görevli arkadaşımıza yazdırsınlar.” diye bir anons yapıldı. O an beraber olduğumuz Reisimiz Metin Yüksel’e “Benim kan gurubum tutuyor.” dedim. Metin “Hemen git ismini yazdır. Gerekirse beraber Edirne’ye gideriz.” dedi. Anonstan yaklaşık 15 dakika, sonra da “Yaralı arkadaşımız şehadete erdi.” diye bir anons yapıldı. O gece Metin ve bir kaç arkadaşla birlikte; Edinekapı-Fatih-Beyazıt-Sultan Ahmet-Gülhane-Sirkeci güzergâhında slogan yazmaya müsait olan tüm yerlere “Şehidler Ölmez” “ Erdoğan Tuna’yı Şehid Edenler O’nun Kanında Boğulacaklardır” vb. sloganlarla donattık. Yanlış hatırlamıyorsam, üç gece de, bu yazıların silinmemesi için devriye gezmiştik. Metin Yüksel, Erdoğan Tuna ile ilgili olarak o günlerde yazılan şu marşı çok sever ve sürekli olarak okurdu. Hatta sesi güzel olan her arkadaşa bunu ezberletmek için uğraşırdı: ŞEHİD ERDOĞAN Vurulmuş alnından bre canan yerde yatıyor İslam Davasında bre canan binler doğuyor. Yiğit Erdoğanım bre canan yerde yatıyor İslam Davasında bre canan binler doğuyor. Şehid Erdoğanım bre canan yerde yatıyor İslam Davasında bre canan binler doğuyor.

Erdoğan Tuna kardeşimiz, her daim er meydanındaydı. İnandığı davası uğuruna hiç bir fedakârlıktan kaçınılmaması

10177980_10203052081356886_7869230755287136546_n

gerektiğini söylerken; kendisi bunu yaşayarak ortaya koydu.Bu uğurda da canını feda etmekten çekinmedi. Peki, bizler bu hususlarda neler yapıyoruz. İnancımızın hayata hakim olması için, ne gibi fedakârlıklara katlanıyoruz? Şu anda yaşadığımız topraklarda hüküm süren zulüm düzeninin ortadan kaldırılıp; insanlarına zulmedilmeyen, haksızlık yapılmayan, bir düzenin oluşması için ne yapıyoruz? İslam adaletinin bu topraklara hakim olma mücadelesi sırasında şehid olmuş kardeşlerimizin, arkadaşlarımızın arkasından neler yapıyoruz? Onların davalarına ne derece sahip çıkıyoruz? Onların hatıralarına ne derece sahip çıkıyoruz? Bizler şehidlerimizin arkada bıraktıklarını gözetip kollamazsak; ailelerine gereken ilgiyi ve hürmeti göstermezsek; vay bizim halimize. Yarın Rabbimizin huzuruna vardığımızda “Şehidleriniz için neler yaptınız?” diye bizi hesaba çektiğinde; ne cevap vereceğiz? İşte Erdoğan Tuna’nın mezarı … Bakımsızlıktan ne halde… Mezarını geçtik, acaba Erdoğan Tuna kardeşimizin, muhterem babasını, kaç kişi ziyaret ederek, hal hatır sorduk. Her kes samimi olarak kendi nefsini hesaba çeksin, en yakınından başlayarak ve daireyi genişleterek şu soruyu soralım “Şehidlerimizin ardından bunca ay, bunca sene geçti onlar için ne yaptım? Onların geride bıraktıkları için neler yaptım? Kaç defa şehid mezarını ziyaret ederek Ruhuna Kuran-ı Kerim okudum? Kaç defa sırf Allah rızası için; şehidlerin geride kalanlarını ziyaret ederek hal ve hatırlarını sordum?” Şehidlerine sahip çıkmayan; bir kişi, grup, hizip, cemaat, hareket ne derece başarılı olabilir? Ne kadar Allah’ın rızasını kazanabilir? Yarın Allah’ın huzuruna ne yüzle çıkabilir? Bütün bunları bir defa daha gözden geçirelim ve hepimiz tek tek nefislerimizi hesaba çekelim. Bundan önce düştüğümüz yanlışlarımızdan, eksikliklerimizden bir an evvel, birbirimizle yardımlaşarak, vaz geçelim. Birbirimizi bu hususlarda sürekli uyaralım ve en kısa zamanda şehidlerimize lâyık oldukları derecede sahip çıkacak organizasyonlar gerçekleştirelim. Hiç bir şey elimizden gelmiyorsa; en azından, çevremizdeki şehid ailelerini ziyaret edelim. Bu hususta çevremizdekileri de uyaralım. Şehidlerimize sahip çıkalım ki, yarın ahirette, onların yüzüne bakmaya, yüzümüz olsun…

22

Erdoğan Tuna’nın Kabrinde……. İnanan, hicret eden ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaşanların, Allah katında dereceleri daha büyüktür. İşte kurtuluşa erenler onlardır. Tevbe Suresi Ayet: 20 Mü’minlerden öyle erkekler var ki, Allah’a verdikleri sözde durdular. Onlardan kimi adağını yerine getirdi, (şehid oluncaya kadar çarpışacaklarını adamışlardı, çarpıştılar ve şehid düştüler), kimi de (şehidlik) beklemektedir; sözlerini asla değiştirmemişlerdir. Ahzab Suresi Ayet: 23 İçinizden hayra çağıran, iyiliği buyurup kötülükten meneden bir topluluk olsun; işte onlar kurtuluşa erenlerdir. Âli İmran Suresi Ayet: 104 Gümüşhaneli kardeşlerimizden Hüseyin Hoca ve İsa ile, Selam Vakfı’nın Genel Merkezi’nde, 1996 Eylül’ün de bir vesileyle tanıştık. Edirne’de 1978 yılında kavmiyetçiler tarafından, 14 yerinden bıçaklanarak Şehid edilen Erdoğan Tuna’ nın ailesini ziyarete gidip gitmediklerini, şehid ediliş yıldönümünde, herhangi bir program yapıp yapmadıklarını sormuştum. Kardeşlerimizden maalesef olumsuz cevap aldığım için, içim burkulmuştu. Bundan dolayı kardeşlerime; Şehidlerimize sahip çıkmamız, ailelerini ziyaret etmemiz, şehadet yıldönümlerinde, mümkün olduğu kadar programlar yapmamız gerekliliği üzerinde, hatırlatmalarda bulunmuştum. Kardeşlerimiz, Allah razı olsun, memleketlerine döner dönmez, Şehid Erdoğanımızın ailesini ziyarete giderler. Selâm Vakfı’nın Gümüşhane Şubesi’nin resmen kuruluşunun akabinde, Erdoğan’ın şehadet yıldönümü olan 25 Aralık 1997 günü de; şehidimizin Gümüşhane’nin Şiran İlçesi Telme Köyü’ndeki mezarı başında ve baba ocağında, anma merasimi tertiplerler. Mezarının kaybolmak üzere olması üzerine de, mezarını yaptırma kararı verirler. Geçtiğimiz günlerde, mezarının yapılması münasebetiyle, bir program yapacaklarını bildirdiler ve bizleri davet ettiler. Ben de davetlerini severek kabul ettim. 1 Ocak 1978 tarihinde yazdığı şu kısa makale, Erdoğan Tuna’yı daha iyi tanımamıza vesile olur kanaatindeyim: “Bir müslüman dertsizmiş gibi gezemez, dolaşamaz, yaşayamaz. Müslüman, ne zamanki kendi düzeninde yaşar, o zaman rahat olarak uyuma zamanı gelmiştir. Bu bozuk düzenin, kahredici illetleri dururken, Müslümanın gülmeğe vakti asla olamaz. Müslüman çilekârdır, dertlidir o.. Çünkü yuvasını uğursuz baykuşlar sarmıştır. Yılanlar içerisinde rahat olarak uyunur mu? Doğanların diyarında, güvercinler serbes serbes dolaşabilir mi? Müslüman kafese konmuş, müslümanlık göklere kaldırılmıştır. Kafesteki müslüman, o dar yerden kurtulup, davasını ve nizamını hayata hakim kılmak, yeryüzünde Allah’ın Halifesi olduğunu ilân edinceye kadar, mücadelesini sürdürecektir. Gerekli mücadeleyi elinin yettiği yerde eliyle, dilinin yettiği yerde diliyle, ona da imkân bulamadığı zaman, kalbiyle yapar. Bunun kolay olmadığını bilir. Fakat bunun içinde, bütün fedakârlığı da göze almaktan kaçınmaz. Bu güne kadar zaten hep böyle olmuştur. Zaten cephede hezimete uğrayan düşman, kafileyi içten fethetmeye başvurmuş, türlü hileli oyunlarla oynayarak, hedefine ulaşmıştır. Artık müslümanın bu oyunlara gelmeğe zamanı kalmamıştır. Uyanması için, kendisine bu güne kadar yapılanlar fazla bile gelmiştir. Vakit kaybetmeğe asla tahammül edemez. Hedefine ulaşamazsa, gözüne rahat uyku girmez.” Gümüşhane Selâm Vakfı yöneticilerinden Hüseyin Kardeşim ve üç kişi, beni Trabzon Havaalanı’nda karşıladılar. Trabzon’dan Maçka istikametinde Gümüşhane’ye doğru yola çıktık. Yolun Zigana Geçidi’ne kadar olan kısmı, yeşilin tüm tonları ve çeşitli ağaçlarla kaplıydı. Diğer tarafta ise gittikçe ağaçların eksildiği ve dağların kıraçlandığı görülüyordu. Yol aldıkça rakımımız yükseliyor, hava da gittikçe serinliyordu. Torul’dan sonra Gümüşhane’ye ulaşmadan sağa

24

Şiran yolu’na döndük. Buradan sonra yol stabilize olduğu için, süratimiz bayağı düştü. Biraz ilerideki tabelâda, Şiran 60 km. diye gösteriyordu. Tersundağı Geçidi’ne ulaştığımızda, rakım 2.000 m.ye çıkmıştı. Tam buraya ulaştığımızda, Ömer kardeşimizin mide bulantısı artmıştı. Taksiden inip, serin havada, yolun kenarındaki tabii pınardan yüzünü yıkadı. Bizlerde bu arada temiz havadan mümkün olduğu kadar istifadeye çalıştık. Biraz ilerlerdeki tepelerde halâ karların bulunduğunu görünce; rabbimizin ülkemize bahşettiği güzelliklerin kıymetini idrâksizliğimize, içimden hayıflandım. Bakara Suresi’ndeki şu ayet aklıma geldi: Sonra bunun ardından kalpleriniz katılaştı; şimdi onlar taş gibi, hatta daha da katıdır. Çünkü öyle taş var ki, içinden ırmaklar fışkırır; öylesi var ki çatlar da bağrından su kaynar, öylesi de varki, Allah korkusundan yukarıdan (yere) düşer. Allah, yaptıklarınızı bilmez değildir. Bakara Suresi Ayet: 74 Böylesi güzellikleri bizlere bahşettiği için de, Rabbimize hamdettim. Şehid Erdoğan’ın köyü Telme’ye ulaştığımızda, saat 15.30 olmuştu. Önce şehidin muhterem babası Hasan Tuna’nın evine uğradık. Hasan Amca, Gümüşhane’den gelecek diğer arkadaşları karşılamak ve mezarlık yapımı için gerekli malzemeleri almak üzere, Şiran’a gittiğini öğrendik. Hasan Amca’nın evinde, 163 mağdurlarından Fatih ağabeyle tanışıyoruz. Fatih Ağabey; 1980’li yılların yoğun tartışma konularından Cuma Namazı, kılmadığı için, hakkında dava açılmış ve 5 yıl hapis yatmış. Fatih Ağabey’le konuşurken, savcılara ifade verirken ve bazı İslâmcı karşıtlarıyla tartışırken, yüzlerce belki de binlerce defa işittiğim şu söz aklımdan geçiyordu “Müslüman olduğundan dolayı, bu ülkede, kime, ne zulüm yapılmış? Kaç kişiye zulmedilmiş? Niye ortalığı karıştırıyorsunuz?” Gümüşhane’den gelen arkadaşlarımızın Şiran’da bizi beklediklerini öğrenince; şehidimizin mezarına kısa

protesto

bir ziyaretten sonra, hemen yola çıkalım dedim. Fatih Ağabey’le şimdilik vedalaşarak izin alıp, köyün mezarlığına doğru yollandık. Köyün içerisinde traktörüyle Hasan Tuna amcaya rastladık. Muhterem ellerini öperek tanıştık. Kendisine evde beklediklerini, bizim mezarlığa kısa bir ziyaret yaptıktan sonra, Şiran’a gidip, diğer arkadaşlarla birlikte geri geleceğimizi söyleyerek, vedalaştık. Köyün mezarlığı, çevresi güzel bir duvarla çevrilmiş, fakat içerisinde pek bir bakım yoktu. Mesela pek ağaç dikilmemişti. Şehid Erdoğan’ımızı selamlayarak kısa bir ziyaret yaptık. Şiran’da, beni karşılamaya gelen Ömer kardeşimizin Eniştesi Hasan, bizi çok sıcak bir şekilde karşıladı. Kardeşimiz, bizim gecikmemiz üzerine, misafirlerine öğle yemeği ikramıyla uğraşıyordu. Öğle namazını kıldıktan sonra, Hasan Kardeşimizin güzel ikramını, biz de tattık. Daha sonra, aceleyle hep birlikte, Telme Köyü’ne doğru yola çıktık. Direk mezarlığa gittik. Kardeşerimizin bir kısmı, kabri imarla meşgüldüler. Bu arada hava bayağı kapanmıştı. Kardeşlerimiz mezarın mermer kısımlarını yerleştirirken, bizler de Yasin okuyorduk. Tebareke’nin de okunmasını mükeakip duamızı ettik. Dua edilirken Hasan Amca’nın gözyaşlarını tutamayıp, ağladığını farkediyorum. Daha sonra da Hasan Tuna Amca’nın evine gittik. Burada çok sıcak bir ilgiyle karşılandık. Hasan Amca’yla sohbet etmeye çalışıyoruz. Sohbetten bazı pasajları siz okuyucularıma, Hasan Amca’nın yöreye mahsus şivesiyle aktarmaya çalışacağım: “Erdoğan Trabzon İmam Hatip Lisesi’ni bitirdikten sonra Tekirdağ’ın Muratlı Kazası’nda imamlık yapıyordu. Üniversiteyi kazanınca, Edirne’ye tayinini aldırdı. Dört beş ay olmuştu ki, kardeşimin oğlu, düğünde kaza kurşunuyla vuruldu. Oğlum Erdoğan, başsağlığı için izin almadan buraya gelmişti. Dedim oğlum, karışma, böyle siyasi işlerlen uğraşma, falan dedim. Dedi ki “ Baba dedi, benim siyasi işlerle ilgimiz yoktur. Biz Allah’ın emri neyse, Kuran ne diyorsa, onlan uğraşıyoruz, onlan haşroluyoruz, onlan davet ediyoruz.” Hatta o zaman halkçıları, solcuları, aşırı şey sayıyoruz . Erdoğan dedi ki, baba okulda iki yüz kadar halkçı, solcu var. Bunlarla tartışırız, sohbet ederiz, ayrılırız; yine ayrılırken de hoşlukla ayrılırız. Fakat kavmiyetçilerle uyamıyoruz, onlar bize biz onlara, saldırıyoruz. Kesin olarak bizim dediğimizi kabul edeceksiniz, başka bir şeyi kabul etmiyorlar. Akçaabat’tan iki genç gelmiş. Erdoğan’ı bulmuşlar. Onlara yatacak yer bulur. Onları yerleştirir. Ocakları batası, ocakları caddenin üzerindeymiş. Yurtta sohbete dalıyor. Güneşin inmesi sırasında ordan geri dönüyor. Altı kişiyle birlikte oradan geçerken, ocaktan elli kişi kadar çıkıp önlerini kesiyorlar. İlkin tabaca çakmişler. Çocuk yoksa kurtarırdı belki de. Tabanca çektiklerinde basireti bağlandı, vade de yetti. Arkadaşları bir tarafa o bi tarafa kaçmış. O tek kalınca, onu bıçaklamışlar. Saat dokuz muydu, dokuz buçuk muydu, Almanya’dan bir komşumuz gelmişti, O’na hoşgeldine gitmiştim. Oraya benim bacanak geldi. Böyle böyle Atölyeden kereste çektireceğim, gel yardım et. Atölyeye gittik ki kimse yok. Dediki “Yahu seni kasabadan istiyorlar. Karakoldan istiyorlar. Ne o? Senin mahkemen varmış.” “Benim mahkemem yok, bir şeyim yok.” dediysem de, “Yok gideceksin.” dedi. Saat dokuzdan sonra indik kasabaya. Oysam onlar televizyonda dinliyorlar haberleri. Erdoğan Tuna’yla ilgili haberleri dinlemişler. Gümüşhane’den talebeler gelmişler, benim peşime gelmişler, hepsi polis parkesi giymişler, talebeler. Ben anlamayrum, bunlar benim peşime neye gelmişler? Kafa yok ta, anlamayrum da. Yahu bunlar beni ne edecekler? Uzatmayalım, kalktık gittik Gümüşhane’ye. Saat onbir miydi ne? Çay getiriyler, yumurta getiriyorlar. Gettik Trabzon’a, oğlan geldi, Mehmet isminde. Mehmet ne o? Hani Erdoğan, hani ? Ha böyle birdenbire. Dedi:”Erdoğan yok dayı.” böyle deyince şafak attı. O zaman anladım. O zamana kadar kafam hiç anlamaydı. Desenize Erdoğan’ın başına iş geçti. (Hasan amcanın birden sözleri düğümlendi, elini hafiften hafiften dizine vuruyordu. İçini çekiyordu.) Bana dediler ki, uçakla gideceğiz, seni İstanbul’da bekleyecekler. Üç kişi gidecektik. Fakat uçakta yer olmadığı için ancak benim biletimi kesebildiler. Ben indim İstanbul’a kimse yok. Yanıma parada almadım. Bilmiyorum geçmiş gün bin lira mıydı, neydi cebimde param var. Gidiyorum o yana buyana, taksiler Edirne’ye binüç yüz elli lira istiyorlar. Bin üçyüzden aşağıya gitmezik dediler. Baktım olacak gibi değil. Bir belediye otobüsüne bindim, gittim Topkapı’ya. İndim Edirne otobüsü yolun kenarında gidiyor, atladım. Gettik olan olmuş. Hastahanenin morguna gittim. Sabahlan oldu. Merasimini yaptılar.

10357521_10203049456411264_6621924297183422152_n

Dernek yerinde sordular ne dersin? Dedim Bu Allah’ın emri, dört tane oğlum var. Dördü de gitse o yolda, keyfim gaçmaz Allah yolu. Bunu da söyledim yani orada. Zaten olacak olmuş. Zaten Elhamdülillâh, öleceğiz, hepsi. Ölse de yani bu yolda, umuruma gelmez. Namazını kıldılar. Kimi tanıyorum ki. Diyarbakır’dan, Konya’dan araba araba, öyle ki Mahşer yeri. Şimdi dedilerki. Uçaklan yollayalım. Uçak Trabzon’a gider. Trabzondan bir daha aktarma zor olur. Minibüs tuttular. Minübüsle hareket ettik. Şehiri çıkıyoruz. Ama dikkatimi çekti. Güvercinler bizimle beraber kalktılar. Bizim üstümüz sıra şehri çıkıncaya kadar geldiler. Şehir çıkınca kayboldular. Kışın iki yüz kişi kadar, ta buraya kadar geldiler. Trabzon’dan battaniye falan getirmişler. Komşularımızdan Allah razı olsun. Odalara taksim ettiler. Yedirdiler içirdiler. Sağolsunlar iyi baktılar. Ondan sonra da, Allah razı olsun, arada sırada gelen gidenler oldu. Erdoğan Tuna’nın Babası Annesi ve Dayısıyla Evlerininönünde
Hasan Amca’yla sohbetimizi müteakip bize ikramlarda bulundular. Daha sonra Şehid kardeşimizin, aynı sergisiyle duran odasını gezdik. Küçük mütevazi bir kitaplığı ve duvarda da, Fatih Ağabey (Aynı zamanda fotoğrafçılık yaptığı için) Erdoğan’ın vesikalık bir fotoğrafını ve harmanda düven sürerken çekilmiş bir fotoğrafını, büyütmüş. Bunların arasında da, Kardeşimizin kendi hattıyla 21 Nisan 1974 yılında yazdığı orjinal Esmaül Hüsna çerçevesi bulunuyordu. Odasını gezdikten sonra da, Erdoğan kardeşimizin annesiyle tanıştık. Kendisine tebrik ve tesliyetlerimizi arzettik. Bu arada hep birlikte evin önünde, bir hatıra fotoğrafı çektirdik. Daha sonra kendileriyle vedalaşıp ayrıldık. Telme Köyü’nün çıkışında; içimden, Erdoğan Tuna kardeşimize selam vererek, ayrıldım.