Su ve tuz.. Bu iki kelimeyi ölüm oruçlarından biliriz. Yalnızca su ve tuz ile uzun süre hayatta kalarak kendine işkence etmek, böylece kamuoyu oluşturarak taleplerini uygulatmak amaçlıdır. Bu iki kelime ile ilgili hiç anımız var mı? Üstelik ölüm orucundakilere bile şımarık çocuk gözüyle baktıracak bir anı. Bir düşünelim; mesela yaşadığımız şehir dört taraftan ablukaya alınmış, hanımlarımız veya annelerimiz, şehrimize gelen gazetecilere: “Bebeğime bir aydır yalnızca su ve tuz veriyorum” diyor. Ya da; “Yalnızca su tuz ve Kemik kaynatarak içiyoruz bu yüzden kocan görme yetisini kaybetti ve ayakları şişti” diyor.
Yada anneniz açlıktan kıvranıyor diye kendinizi sokağa atıp kedi, köpek ne bulursanız avlayıp evinize getirme umuduyla yaşıyorsunuz. Şehirden kaçmaya çalışan arkadaşlarınız keskin nişancıların kurşunuyla ölüyor. Sözde meşru bir milletvekiliniz çıkıp “Bulunduğunuz şehirde aç bırakma politikasını desteklemediğini, şehrin tamamen yıkılması gerektiğini böylece aç olan kimsenin kalmayacağını söylüyor. “Dindaşlarınız” tarafından öldürülüyor ve dünyanın her yerinde çocuklarına en sağlıklı besini arayan dört dörtlük olmayan sofraya oturmayan başka dindaşlarınız sizi unutuyor. Belki akşamları beş dakika haberlerde görüyor. Biraz sinirleniyor ancak sonra yine unutuyor, ölüm sessizliğine bürünüyorlar. Şu an çok uçuk bir felaket senaryosu yazdığımızı mı düşünüyorsunuz? Bugün Şam’ın kuzeybatısındaki Madaya beldesinde altı aydır Esed rejiminin ve yandaşlarının kuşatması altında yaşayan 40 bin kişilik bir halk işte bu tabloyu fazlasıyla yaşıyor. Anlattığımız her şey onların hayatının bir parçası peki neden büyük Şeytan Amerikanın mı? İsrail’in mi? bilmem hangi kukla örgütün mü suçu ? Hayır! kötü / batıl daima kötülüğün yapmakta hayatı ve dünyayı değiştirecek olan iyi olanın, kötünün eylemi karşısındaki davranışıdır.
Bunun için bugün açlıktan ölen bebeklerin suçlusu biziz! tecavüze uğrayan kadınların suçlusu biziz! ölen binlerce gencin suçlusu biziz! Bu kirli ellerle daha ne kadar rahat yaşayacağız! Bu senaryoda ne olduğumuzu bize biçilen rol dururken nasıl da figüranlıkta ısrar ettiğimizi ne zaman göreceğiz?